Ölümsüzlüğe ve Sonsuzluğa Uzanan Bir Taş Yapıt

Curzio Malaparte’nin Capri Adası’nda inşa ettirdiği muazzam evi, sıra dışı bir anıt olarak yazarın ismini zikrettirmeyi sürdürüyor.

Nükhet Polat

19.7.2017

Ölümsüzlüğe ve Sonsuzluğa Uzanan Bir Taş Yapıt

Kadehini kaldırarak, “Prosit,” dedi, bir dikişte içti, ayrılırken de, evimi hazır mı satın aldığımı yoksa planlarını benim mi tasarlayıp çizdiğimi sordu. Ona –doğru olmadığı halde– evi hazır aldığımı söyledim. Sonra da elimin geniş bir hareketiyle Matromania’nın dimdik yarını, üç devasa Faraglioni Kayası’nı, Sorrento Yarımadası’nı, Siren adalarını, Amalfi kıyısının mavi derinliklerini, uzaklarda Pesto kıyısının yaldızlı parıltısını gösterdim, dedim ki: “Ben peyzajı tasarlayıp çizdim.”[1]

 

Capri Adası. Mavinin sonsuzluğuna karşı duran kayalıklar. Adanın güneye ve doğuya bakan kesiminde, ıssızlığın tam ortasına, bir yalıyarın üzerine özenle yerleştirilmiş bir yapı. Tuhaf bir mimari: Vezüv kırmızısı, modern mimarinin keskin hatlarını taşıyan ama bir o kadar da ezber bozan bir ev. Kuşbakışı konumuyla olağanüstü manzaraya tümden hâkim, heybetli... İçerisine hemen giremiyorsunuz; bina sizi ilkin bir tapınağınkini andıran geniş basamaklarıyla tümü terastan oluşan çatıya yönlendiriyor. Sanki, “İçeriye girmeden önce derin denizle, gökle selamlaşmalı, sonsuzlukla göz göze gelmeli, onu solumalısın,” demek istiyor. Sahi, taş binaların ruhu var mıdır? Onları inşa edenin, sahibinin karakterini yansıtabilirler mi?

Söz konusu Curzio Malaparte ya da gerçek adıyla Kurt Erich Suckert’in evi olduğunda, bu sorunun yanıtı elbette ki evet olacaktır. Yazar, gazeteci ve diplomat Malaparte, I. Dünya Savaşı sırasında Mussolini’yi desteklemiş, sonrasındaysa Komünist Parti’ye üye olmuş, hayatının sonlarına doğru da Katolizmi benimsemiştir. Ömrü boyunca her rejim sırasında ilkin iktidarla, sonrasında ise –her düşüncesini fütursuzca yayımladığı için– cezaeviyle tanışmış bu nevi şahsına münhasır kişilik gerek yazıp çizdikleriyle, söyledikleriyle gerekse hayatın içinde sergilediği duruşla yaşamı süresince olduğu kadar ölümünden sonra da tartışılmış, farklı kesimlerce kâh şiddetle eleştirilmiş kâh yere göğe sığdırılamamış.

Malaparte’yi, savaşın acımasızlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesiyle güncelliklerini hiçbir zaman yitirmeyecek gibi görünen Kaputt ve Can Pazarı gibi eserleriyle tanıyoruz. Ne var ki salt kitaplarıyla elde etmemiştir ölümsüzlüğü; Capri Adası’nda inşa ettirdiği muazzam evi de sıra dışı bir anıt olarak yazarın ismini zikrettirmeyi sürdürüyor. Malaparte, bir tür yaşam yapıtı olarak tanımlanacak iki katlı villasını 1938 ile 1942 yılları arasında, adanın merkezine beş kilometre uzaklıktaki Punto Masullo Kayalığı’nın üzerine inşa ettirir. Satın aldığı arazide imar yasağı olduğu halde, Mussolini ailesine yakınlığı ona yardımcı olacaktır – Il Duce’nin damadı gerekli imar iznini sağlar. Evin tasarım ve inşa çalışmaları için dönemin önde gelen mimarlarından Adalberto Libera’yla anlaşır, fakat aslında baştan sona tüm tasarım ve inşa sürecinde bizzat Malaparte kolları sıvamıştır, üstelik bu alanda hiç deneyimi olmamasına karşın. Nasıl bir hane hayal ettiğini ise şöyle tanımlamıştır: “una casa come me; triste, dura, severa” – “benim gibi bir ev [olsun]; üzgün, sert ve katı”. Bu nedenle de Malaparte Evi “casa come me” olarak da anılır. Yazarın tüm ruhunu katarak inşa ettiği, 10 metre uzunluğunda ve 54 metre genişliğindeki, bir yandan yalıtılmışlık duygusunu diğer yandan da bu yalıtılmışlığın içindeki güçlü duruşu yansıtan evi 20. yüzyıl mimarisinin öne çıkan yapıları arasında yerini alır.

Malaparte’nin yaşadığı yıllarda Alberto Moravia, Albert Camus, Jean Cocteau, komünist lider Palmiro Togliatti gibi dönemin ünlü isimlerin konuk olduğu ev, yazarın ölümünden sonra da yaşamaya devam eder: “Casa come me”, New York Times Magazine tarafından en güzel ev seçilir, pek çok mimara ilham kaynağı olur ve mimarları, fotoğrafçıları, ressamları, modacıları, sinemacıları bir mıknatıs gibi çeker. Evin büyüsüne kapılanlardan biri ünlü modacı Karl Lagerfeld’dir: Lagerfeld, 1997’nin Kasım ayında beş günlüğüne villayı ziyaret eder. Bu çok boyutlu keşif gezisinin meyvelerini 1998’de bir kitapta topladığı polaroid fotoğraflarında görmek mümkün: Casa Malaparte (Steidl Yayınevi, 1998).

Malaparte Evi’ni dünya çapında üne kavuşturan Yeni Dalga akımının öncü yönetmenlerinden Jean Luc Godard’ın 1963 tarihli filmi Nefret olmuştur. Alberto Moravia’nın Küçümseme adlı romanından uyarlanan, başrollerini efsanevi Brigitte Bardot ile Michel Piccoli’nin paylaştığı filmde Godard, Malaparte Evi’ni ana mekân olarak kullanmıştır. Savaş sonrası Avrupa’sının değişen değerlerinin, Hollywood’un bir endüstri olarak sanatı yutan dinamiğinin birbirine yabancılaşan bir evli çift üzerinden ele alındığı kült filmde, çarpıcı görüntüler sağlayan ve adeta bir karakter gibi kurguya dahil olan evin de kuşkusuz katkısı bulunuyor:

 

        

1956 yılında hayata veda eden Malaparte, vasiyetinde evinin Çin Halk Cumhuriyeti'nden adaya gelen sanatçıların konaklayabileceği ve yaratıcı çalışmalarını gerçekleştirebilecekleri açık bir mekân olarak tutulmasını ister, ne var ki ailesi bu vasiyete karşı çıkar ve uzun soluklu bir çabanın sonucunda ev Ronchi Vakfı'nın himayesine teslim edilir. Yazarın 100. doğum gününde restore edilen ev bugün ziyaretçilere ne yazık ki kimi özel durumlar haricinde kapalı. Yine de ola ki Capri Adası’na yolunuzu düşürürseniz Punto Masullo’nun üzerindeki efsanevi eve uzaktan bir selam göndermeyi düşünebilirsiniz.[2]

 

 

[1] Curzio Malaparte, Can Pazarı, çev. Neyyire Gül Işık, Can Yayınları, 2015, s. 261.

[2] Ayrıca Malaparte Evi’nin konu edildiği birçok kitap da bulunuyor. İlgi duyanlar Marida Talamona’nın Malaparte Evi’ne göz atabilir.

Curzio Malaparte
Malaparte Evi
Mimari