KİTAPLARDAHA FAZLA
Sonuç bulunamadı.
Yükleniyor...
KİŞİLERDAHA FAZLA
Sonuç bulunamadı.
Yükleniyor...
YAZILARDAHA FAZLA
Sonuç bulunamadı.
Yükleniyor...
Beta
Uzun Uzun
Yol’un Yolculuğu

Yılmaz Güney’in senaryosunu hapiste yazdığı, sinema tarihimizin en önemli yapıtlarından sayılan Yol filminin çekim hikâyesi de kendisi gibi eşsiz ve çarpıcı.

Yol’un Yolculuğu

Yılmaz Güney’in Yol filminin en çarpıcı sahnelerinden biri, Tarık Akan’ın canlandırdığı Seyit Ali’nin, kayınpederinin evine gidişi (en çarpıcısı ise kuşkusuz aynı yolda karısı ve oğluyla dönüşü). Seyit, ailenin lekelenen namusunu temizlemek için yola koyulmuştur ama esasında ne yapacağını bilememektedir. Atıyla birlikte karların içinde bata çıka yürümeye çalışır, çetin doğa şartlarıyla boğuşurken zihninin ve yüreğinin de bir o kadar güç bir kararla boğuşması, Tarık Akan’ın müthiş oyunculuğuyla seyirciye yansır.

Bu mücadelenin ortasında at kara yığılır, kalkamaz. Seyit Ali’nin atı vurması gerekecektir. Bu, cunta döneminde, çoğunlukla izinsiz, kamerayı minibüste gizleyerek, askerleri yasak olmasına rağmen filme alarak, her an tutuklanma tehlikesiyle, “dünyada en zor koşullar altında çekilmiş” film olduğundan, Tarık Akan’ın da atı vurması gerekecektir.

Filme başlamadan önce yönetmen Şerif Gören’e atı vuracak cesareti gösterebileceğini söyleyen Tarık Akan, atla yakın bir dostluk kurmuştur:

Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu. Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı hayvanın gözlerinden okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu. Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti. İş bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu.

Elbette bu yakın bağ, sıra vurulma sahnesine geldiğinde işin rengini değiştirir:

Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ateş edemeyen bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el ve atın yakın planları böylece aradan çıktı. Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören, “Kamera!” diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık.
Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, “Kamera!” diye bağırdı.
Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
“Ateş etsene! Ateş et!” diye bağırdı Şerif.
“Yapamayacağım Şerif, stop!” diye seslendim.

Tarık Akan atı vuramayınca Yılmaz Güney’in yeğeni araya girip görevi üstleniyor ve sahneler onunla tekrar çekiliyor. Lakin at ölmüyor, başçavuş da “kendini tiksinti verici bir şekilde naza” çekip başka mermi vermemekte direnince Tarık Akan adamın yakasına yapışıyor. Gerekli mermiler alınıyor, yeğen atı öldürüyor.

***

Yılmaz Güney’in senaryoyu hapiste –sekiz kez– yazmasından sıkıyönetim idaresinden çekim izninin yalan bir senaryoyla alınmasına, filmin negatiflerinin çekimlerin hemen ertesi günü yurtdışına kaçırılmasına, Yol’un hikâyesinin de filmin kendisi gibi eşsiz olduğu aşikâr. Türkiye coğrafyasının çeşitli ama daima acı gerçeklerini hiddetle seyircinin suratına vuran filmin çekimlerinde yaşanan şu sahne de, en az filmin sahneleri kadar çarpıcı:

Babayı çok yaşlı ve gözleri görmeyen birisinin oynaması gerekiyordu. Prodüksiyon amiri, Bingöl’den bir dilenci getirmişti, seksen yaşında bir adam. Tek sözcük Türkçe bilmiyordu. Oysa senaryoda söyleyeceği sözler vardı. Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Ben içeri girince, bana, “Hoş geldin Seyit,” diyecekti.
Çalışıyorduk, ama olmuyordu.
Sonunda Şerif, adama, “Baba, ne istersen söyle, çaresi yok,” dedi.
Adam, uzun uzun Kürtçe bir şeyler söyledi.
İkinci repliği, “Ne düşünüyorsun Seyit?” olacaktı.
Gene uzun uzun konuştu.
“Yahu baba, neler söylüyorsun sen?”
Adam konuştu, konuştu, bir türlü susmadı.
“Ne söylüyor, Türkçeye çevirin,” dedim.
Meğer adamcağız, sürekli aynı şeyleri yineleyerek, “Jandarmalar geldi, beni karakola götürdüler, jandarmalar geldi, beni karakola götürdüler, bana dayak attılar, bana dayak attılar...” deyip duruyormuş.
Sonuçta dublajda hepsi halledildi.

Tarık Akan’ın kitabı Anne Kafamda Bit Var, senaryonun yazımıyla da filmin çekimiyle de ilgili daha birçok hikâye içeriyor. Ama kitabı asıl çarpıcı yapan, yakın zamanda kaybettiğimiz usta oyuncunun 12 Eylül’e ve tutukluluğuna dair diğer anıları.

İLGİLİ İÇERİKLER